«مَنْ خَانَ الْبَابَ، لَا يُؤْتَمَنُ عَلَى الدَّارِ»
Emânet Risâlesi
Kapıya İhânet Eden, Eve Emin Kılınmaz
Emânet üzerine bir risâle: insan makamıyla, lakabıyla, sözüyle değil; kapıda, güvende, emanet elindeyken ne yaptığıyla ortaya çıkar. Arapça aslı, Latin okunuşu ve Türkçesiyle.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ، وَلِلّٰهِ الْحَمْدُ.
Ve’l-hamdü lillâh, ve lillâhi’l-hamd.
Hamd Allah’adır; ve hamd (yalnız) Allah’a mahsustur.
الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي جَعَلَ الْأَمَانَةَ نُورًا، فَمَنْ حَمَلَهَا اسْتَضَاءَ، وَمَنْ خَانَهَا احْتَرَقَ بِمَا حَمَلَ.
El-hamdü lillâhillezî ceale’l-emânete nûrâ, femen hamelehe’stedâ’, ve men hânehe’hterak bimâ hamel.
Hamd, emâneti bir nûr kılan Allah’a mahsustur; onu (hakkıyla) taşıyan aydınlandı, ona ihanet eden ise taşıdığı şeyle yandı.
وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، الصَّادِقِ الْأَمِينِ، الَّذِي عَلَّمَنَا أَنَّ الرِّجَالَ لَا تُوزَنُ بِأَلْقَابِهَا، بَلْ بِصِدْقِهَا إِذَا وُضِعَتِ الْأَمَانَةُ فِي أَيْدِيهَا.
Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin, es-sâdıkı’l-emîn, ellezî allemenâ enne’r-ricâle lâ tûzenü bielkâbihâ, bel bisıdkıhâ izâ vudıati’l-emânetü fî eydîhâ.
Salât ve selâm, Sâdık ve Emîn olan Efendimiz Muhammed’e olsun; ki O bize, insanların lakaplarıyla değil, emânet ellerine konduğunda gösterdikleri sıdkla tartıldığını öğretti.
أَمَّا بَعْدُ؛
Emmâ ba‘d;
İmdi;
فَلَيْسَ الْإِنْسَانُ مَا يَدَّعِي. وَلَيْسَ الْإِنْسَانُ مَا يَقُولُ. وَلَيْسَ الْإِنْسَانُ مَا يَكْتُبُهُ عَلَى صَدْرِهِ مِنْ أَلْقَابٍ.
Feleyse’l-insânü mâ yeddaî. Ve leyse’l-insânü mâ yekûl. Ve leyse’l-insânü mâ yektübühû alâ sadrihî min elkâb.
İnsan, iddia ettiği şey değildir. İnsan, söylediği şey değildir. İnsan, göğsüne yazdığı lakaplar değildir.
الْإِنْسَانُ مَا يَفْعَلُهُ عِنْدَ الْبَابِ.
El-insânü mâ yef‘alühû inde’l-bâb.
İnsan, kapının önünde ne yaptığıdır.
فَإِذَا فُتِحَ لَهُ بَابٌ، ظَهَرَ أَصْلُهُ. وَإِذَا أُعْطِيَ اسْمٌ، ظَهَرَ أَدَبُهُ. وَإِذَا أُدْخِلَ فِي ثِقَةٍ، ظَهَرَ دِينُهُ. وَإِذَا رَأَى ضَعْفَ صَاحِبِهِ، ظَهَرَتْ حَقِيقَةُ صُحْبَتِهِ.
Feizâ fütiha lehû bâbün, zahera aslüh. Ve izâ u‘tıye ismün, zahera edebüh. Ve izâ üdhile fî sikatin, zahera dînüh. Ve izâ raâ da‘fe sâhibihî, zaherat hakîkatü suhbetih.
Ona bir kapı açıldığında aslı ortaya çıkar. Bir isim (itibar) verildiğinde edebi ortaya çıkar. Bir güvenin içine alındığında dini ortaya çıkar. Arkadaşının zaafını gördüğünde ise arkadaşlığının hakikati ortaya çıkar.
فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَدْخُلُ الْبَابَ شَاكِرًا. وَمِنْهُمْ مَنْ يَدْخُلُهُ طَامِعًا. وَمِنْهُمْ مَنْ يَدْخُلُهُ ضَيْفًا. وَمِنْهُمْ مَنْ يَدْخُلُهُ ثُمَّ يَتَصَرَّفُ كَأَنَّهُ صَاحِبُ الدَّارِ.
Femine’n-nâsi men yedhulü’l-bâbe şâkirâ. Ve minhüm men yedhulühû tâmiâ. Ve minhüm men yedhulühû dayfâ. Ve minhüm men yedhulühû sümme yetesarrafü keennehû sâhibü’d-dâr.
İnsanlardan kimi kapıdan şükrederek girer. Kimi tamah ederek girer. Kimi misafir olarak girer. Kimi de girer, sonra sanki evin sahibiymiş gibi davranır.
وَهُنَا يَفْتَرِقُ الرِّجَالُ.
Ve hünâ yefteriku’r-ricâl.
İşte burada insanlar birbirinden ayrılır.
فَإِنَّ الْبَابَ إِذَا فُتِحَ لَكَ بِالثِّقَةِ، فَلَا تَدْخُلْهُ بِالْحِيلَةِ. وَإِذَا فُتِحَ لَكَ بِالصُّحْبَةِ، فَلَا تَدْخُلْهُ بِالطَّمَعِ. وَإِذَا فُتِحَ لَكَ بِالْأَهْلِ، فَلَا تَدْخُلْهُ بِنَفْسِكَ. وَإِذَا فُتِحَ لَكَ بِاسْمِ غَيْرِكَ، فَلَا تَنْسَ أَنَّ لِلِاسْمِ صَاحِبًا.
Feinne’l-bâbe izâ fütiha leke bi’s-sikati, felâ tedhulhü bi’l-hîleh. Ve izâ fütiha leke bi’s-suhbeti, felâ tedhulhü bi’t-tama‘. Ve izâ fütiha leke bi’l-ehli, felâ tedhulhü binefsik. Ve izâ fütiha leke bismi gayrike, felâ tense enne lil-ismi sâhibâ.
Kapı sana güvenle açıldıysa, oraya hileyle girme. Sana arkadaşlıkla açıldıysa, tamahla girme. Sana yakınlıkla (ehl ile) açıldıysa, nefsinle girme. Sana bir başkasının ismiyle açıldıysa, o ismin bir sahibi olduğunu unutma.
الِاسْمُ أَمَانَةٌ. وَالْبَابُ أَمَانَةٌ. وَالْأَهْلُ أَمَانَةٌ. وَالثِّقَةُ أَمَانَةٌ. وَالصُّحْبَةُ أَمَانَةٌ. وَحَتَّى سُكُوتُ الْكَرِيمِ أَمَانَةٌ.
El-ismü emâneh. Ve’l-bâbü emâneh. Ve’l-ehlü emâneh. Ve’s-sikatü emâneh. Ve’s-suhbetü emâneh. Ve hattâ sükûtü’l-kerîmi emâneh.
İsim bir emânettir. Kapı bir emânettir. Ehl (yakınlar) bir emânettir. Güven bir emânettir. Arkadaşlık bir emânettir. Hatta kerîm (cömert) kimsenin sükûtu bile bir emânettir.
فَلَا تَظُنَّ أَنَّ سُكُوتَهُ غَفْلَةٌ. وَلَا تَظُنَّ أَنَّ صَبْرَهُ عَجْزٌ. وَلَا تَظُنَّ أَنَّ كَرَمَهُ دَيْنٌ عَلَيْكَ. وَلَا تَظُنَّ أَنَّ حِلْمَهُ إِذْنٌ لَكَ.
Felâ tezunne enne sükûtehû gafleh. Ve lâ tezunne enne sabrahû aczün. Ve lâ tezunne enne keramehû deynün aleyk. Ve lâ tezunne enne hilmehû iznün lek.
Onun sükûtunu gaflet sanma. Sabrını acizlik sanma. Cömertliğini üzerine bir borç sanma. Hilmini (yumuşaklığını) sana bir izin sanma.
فَإِنَّ الْكَرِيمَ قَدْ يُعْطِي لِيَرَى. وَقَدْ يَسْكُتُ لِيَزِنَ. وَقَدْ يَصْبِرُ لِيَسْتَبِينَ. وَقَدْ يَفْتَحُ لَكَ بَابًا، لَا لِتَمْلِكَهُ، بَلْ لِيَعْرِفَ مَا تَصْنَعُ عِنْدَهُ.
Feinne’l-kerîme kad yu‘tî liyerâ. Ve kad yesküt liyezin. Ve kad yasbir liyestebîn. Ve kad yeftahu leke bâben, lâ litemlikehû, bel liya‘rife mâ tasneu indeh.
Zira kerîm kimse, görmek için verir bazen; tartmak için susar bazen; açığa çıksın diye sabreder bazen; ve sana bir kapı açar — onu mülk edinesin diye değil, onun yanında ne yapacağını bilmek için.
فَإِذَا جَعَلْتَ الْبَابَ غَنِيمَةً، انْكَشَفْتَ. وَإِذَا جَعَلْتَ الِاسْمَ قِنَاعًا، انْكَشَفْتَ. وَإِذَا جَعَلْتَ الصُّحْبَةَ سُلَّمًا، انْكَشَفْتَ. وَإِذَا جَعَلْتَ ثِقَةَ النَّاسِ طَرِيقًا إِلَى مَنْفَعَتِكَ، انْكَشَفْتَ.
Feizâ cealte’l-bâbe ganîmeten, inkeşefte. Ve izâ cealte’l-isme kınâan, inkeşefte. Ve izâ cealte’s-suhbete süllemen, inkeşefte. Ve izâ cealte sikate’n-nâsi tarîkan ilâ menfeatike, inkeşefte.
Kapıyı bir ganimet kılarsan, açığa çıkarsın (ifşa olursun). İsmi bir maske kılarsan, açığa çıkarsın. Arkadaşlığı bir merdiven kılarsan, açığa çıkarsın. İnsanların güvenini kendi menfaatine bir yol kılarsan, açığa çıkarsın.
وَمَا أَشَدَّ سُقُوطَ مَنْ لَا يُسْقِطُهُ خَصْمُهُ، بَلْ تُسْقِطُهُ أَفْعَالُهُ.
Ve mâ eşedde sükûta men lâ yüskıtuhû hasmuh, bel tüskıtuhû ef‘âlüh.
Düşmanının değil, kendi fiillerinin düşürdüğü kimsenin düşüşü ne şiddetlidir!
لَا يَحْتَاجُ الْخَائِنُ إِلَى مَنْ يَفْضَحُهُ؛ تَكْفِيهِ الْأَمَانَةُ إِذَا لَمْ يَحْمِلْهَا. وَلَا يَحْتَاجُ الْمُتَكَبِّرُ إِلَى مَنْ يَكْسِرُهُ؛ يَكْفِيهِ الْحَدُّ إِذَا وُضِعَ أَمَامَهُ. وَلَا يَحْتَاجُ الْمُدَّعِي إِلَى مَنْ يُكَذِّبُهُ؛ يَكْفِيهِ الصَّمْتُ إِذَا جَاءَ وَقْتُ الْعَمَلِ.
Lâ yahtâcü’l-hâinü ilâ men yefdahuh; tekfîhi’l-emânetü izâ lem yahmilhâ. Ve lâ yahtâcü’l-mütekebbirü ilâ men yeksiruh; yekfîhi’l-haddü izâ vudıa emâmeh. Ve lâ yahtâcü’l-müddeî ilâ men yükezzibüh; yekfîhi’s-samtü izâ câe vaktü’l-amel.
Hain, kendisini rezil edecek birine muhtaç değildir; taşımadığı emânet ona yeter. Kibirli, kendisini kıracak birine muhtaç değildir; önüne konan sınır (hadd) ona yeter. İddiacı, kendisini yalanlayacak birine muhtaç değildir; amel vakti geldiğindeki suskunluğu ona yeter.
فَإِنَّ الرَّجُلَ قَدْ يَرْفَعُهُ لِسَانُهُ فِي الْمَجْلِسِ، ثُمَّ تُسْقِطُهُ خُطْوَتُهُ عِنْدَ الْحَدِّ.
Feinne’r-racüle kad yerfeuhû lisânühû fi’l-meclis, sümme tüskıtuhû hutvetühû inde’l-hadd.
Zira kişiyi meclisde dili yükseltebilir; sonra sınırın başındaki adımı onu düşürür.
وَالْمَنْصِبُ لَا يَسْتُرُ خِفَّةَ الرُّوحِ. وَاللَّقَبُ لَا يَحْمِلُ عَنْ صَاحِبِهِ سُوءَ الْأَدَبِ. وَالْكَلَامُ فِي الْمَالِ لَا يَجْعَلُ صَاحِبَهُ رَجُلًا. وَالْمَعْرِفَةُ بِالسُّوقِ لَا تُغْنِي عَنْ مَعْرِفَةِ الْحَدِّ.
Ve’l-mansıbü lâ yestürü hiffete’r-rûh. Ve’l-lakabü lâ yahmilü an sâhibihî sûe’l-edeb. Ve’l-kelâmü fi’l-mâli lâ yec‘alü sâhibehû racülâ. Ve’l-ma‘rifetü bi’s-sûkı lâ tüğnî an ma‘rifeti’l-hadd.
Makam, ruhun hafifliğini örtmez. Lakap, sahibinin edepsizliğini üzerinden almaz. Mal hakkında konuşmak, sahibini adam yapmaz. Piyasayı (çarşıyı) tanımak, sınırı (haddi) tanımanın yerini tutmaz.
فَمَنْ لَمْ يَعْرِفْ حُدُودَ النَّاسِ، لَمْ يَعْرِفِ التِّجَارَةَ. وَمَنْ لَمْ يَعْرِفْ قَدْرَ الِاسْمِ، لَمْ يَعْرِفْ قَدْرَ الرِّزْقِ. وَمَنْ لَمْ يَعْرِفْ حُرْمَةَ الْبَابِ، لَمْ يُؤْتَمَنْ عَلَى الدَّارِ.
Femen lem ya‘rif hudûde’n-nâs, lem ya‘rifi’t-ticâra. Ve men lem ya‘rif kadra’l-ism, lem ya‘rif kadra’r-rızk. Ve men lem ya‘rif hurmete’l-bâb, lem yü’temen ale’d-dâr.
İnsanların sınırlarını (hudûd) tanımayan, ticareti tanımamıştır. İsmin kadrini bilmeyen, rızkın kadrini bilmemiştir. Kapının hürmetini bilmeyen, eve emin kılınmaz.
إِنَّ التِّجَارَةَ بِلَا أَمَانَةٍ احْتِيَالٌ. وَالصُّحْبَةَ بِلَا وَفَاءٍ قِنَاعٌ. وَالذَّكَاءَ بِلَا أَدَبٍ سُمٌّ. وَالطُّمُوحَ بِلَا حَدٍّ افْتِرَاسٌ.
İnne’t-ticârate bilâ emânetin ihtiyâl. Ve’s-suhbete bilâ vefâin kınâ‘. Ve’z-zekâe bilâ edebin sümm. Ve’t-tumûha bilâ haddin iftirâs.
Emânetsiz ticaret bir dolandırıcılıktır. Vefâsız arkadaşlık bir maskedir. Edepsiz zekâ bir zehirdir. Sınırsız ihtiras bir parçalayıştır (yırtıcılıktır).
وَمِنْ أَخْطَرِ النَّاسِ مَنْ يَرَى فِي ضَعْفِ صَاحِبِهِ فُرْصَةً. لَا يَسْتُرُهُ. لَا يَحْمِلُهُ. لَا يَحْفَظُهُ. بَلْ يَقِيسُهُ. يَخْتَبِرُ مَدَى صَبْرِهِ. يَخْتَبِرُ مَدَى حَاجَتِهِ. يَخْتَبِرُ مَدَى سُكُوتِهِ. ثُمَّ يَقُولُ فِي نَفْسِهِ: هَذَا يُدَارُ.
Ve min ahtari’n-nâsi men yerâ fî da‘fi sâhibihî fursah. Lâ yestüruh. Lâ yahmilüh. Lâ yahfazuh. Bel yekîsüh. Yahtebiru medâ sabrih. Yahtebiru medâ hâcetih. Yahtebiru medâ sükûtih. Sümme yekûlü fî nefsih: hâzâ yüdâr.
İnsanların en tehlikelilerinden biri, arkadaşının zaafında bir fırsat görendir. Onu örtmez. Yükünü taşımaz. Onu korumaz. Bilakis onu ölçer: sabrının sınırını sınar, ihtiyacının sınırını sınar, suskunluğunun sınırını sınar. Sonra içinden der ki: “Bu idare edilir (kullanılır).”
وَهُنَا يَأْتِي الْقَدَرُ بِالْحَدِّ.
Ve hünâ ye’ti’l-kaderü bi’l-hadd.
İşte burada kader, sınırı (haddi) getirir.
فَيَقُومُ مَنْ ظَنَنْتَهُ ضَعِيفًا. وَيَتَكَلَّمُ مَنْ ظَنَنْتَ سُكُوتَهُ خَوْفًا. وَيَغْلِقُ الْبَابَ مَنْ ظَنَنْتَ أَنَّهُ لَا يَعْرِفُ مِفْتَاحَهُ. وَيَقُولُ لَكَ:
Feyekûmü men zanentehû daîfâ. Ve yetekellemü men zanente sükûtehû havfâ. Ve yağliku’l-bâbe men zanente ennehû lâ ya‘rifü miftâhah. Ve yekûlü lek:
Zayıf sandığın kalkar. Suskunluğunu korku sandığın konuşur. Anahtarını bilmediğini sandığın, kapıyı kapatır. Ve sana der ki:
قِفْ. هَذَا اسْمِي. هَذَا بَابِي. هَذَا أَهْلِي. هَذِهِ ثِقَتِي. هَذِهِ أَمَانَتِي. وَهَذَا حَدِّي.
Kıf. Hâzâ ismî. Hâzâ bâbî. Hâzâ ehlî. Hâzihî sikatî. Hâzihî emânetî. Ve hâzâ haddî.
Dur. Bu benim ismim. Bu benim kapım. Bu benim ehlim. Bu benim güvenim. Bu benim emânetim. Ve bu benim sınırım (haddim).
فَإِنْ رَأَيْتَ الْحَدَّ إِهَانَةً، فَاعْلَمْ أَنَّ فِي نَفْسِكَ مَا كَانَ يَعِيشُ عَلَى غِيَابِهِ.
Fein raeyte’l-hadde ihâneten, fa‘lem enne fî nefsike mâ kâne yeîşü alâ gıyâbih.
Eğer sınırı bir hakaret olarak görürsen, bil ki nefsinde, o sınırın yokluğuyla geçinen bir şey varmış.
فَالسَّالِمُ لَا يَخَافُ مِنَ الْحَدِّ. وَالْأَمِينُ لَا يَكْرَهُ الْوُضُوحَ. وَالصَّادِقُ لَا يَضِيقُ مِنَ الْبَيِّنَةِ. وَالصَّاحِبُ لَا يَسْتَثْقِلُ أَنْ يُقَالَ لَهُ: هَذَا حَقُّ صَاحِبِكَ.
Fe’s-sâlimü lâ yehâfü mine’l-hadd. Ve’l-emînü lâ yekrahü’l-vudûh. Ve’s-sâdıku lâ yedîku mine’l-beyyineh. Ve’s-sâhibü lâ yestaskılü en yükâle leh: hâzâ hakku sâhibik.
Selâmette (temiz) olan sınırdan korkmaz. Emîn olan açıklıktan hoşnutsuz olmaz. Sâdık olan delilden (beyyine) daralmaz. Gerçek dost, kendisine “Bu, arkadaşının hakkıdır” denmesini ağırına almaz.
إِنَّمَا يَضِيقُ مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْمَاءَ بِلَا بِئْرٍ. وَالثَّمَرَ بِلَا شَجَرٍ. وَالِاسْمَ بِلَا صَاحِبٍ. وَالْبَابَ بِلَا إِذْنٍ. وَالرِّبْحَ بِلَا وَفَاءٍ.
İnnemâ yedîku men kâne yürîdü’l-mâe bilâ bi’r. Ve’s-semere bilâ şecer. Ve’l-isme bilâ sâhib. Ve’l-bâbe bilâ izn. Ve’r-ribha bilâ vefâ‘.
Ancak şunu isteyen daralır: kuyusuz su, ağaçsız meyve, sahipsiz isim, izinsiz kapı ve vefâsız kâr isteyen.
وَمَنْ أَرَادَ الرِّبْحَ بِلَا وَفَاءٍ، خَسِرَ الرِّبْحَ وَالْوَفَاءَ جَمِيعًا.
Ve men erâde’r-ribha bilâ vefâin, hasira’r-ribha ve’l-vefâe cemîâ.
Vefâsız kâr isteyen, kârı da vefâyı da birlikte kaybeder.
فَإِنَّ اللهَ قَدْ يَمْنَعُ عَنْكَ رِبْحًا لِيَكْشِفَ لَكَ رَجُلًا. وَقَدْ يُسْقِطُ صَفْقَةً لِيَحْفَظَ لَكَ اسْمَكَ. وَقَدْ يُغْلِقُ بَابًا لِيُنْقِذَ دَارَكَ. وَقَدْ يُرِيكَ حِرْصَ النَّاسِ عَلَى مَا عِنْدَكَ، لِتَعْرِفَ مَنْ يَسْتَحِقُّ أَنْ يَدْخُلَ.
Feinnellâhe kad yemneu anke ribhan liyekşife leke racülâ. Ve kad yüskıtu safkaten liyahfeza leke ismek. Ve kad yağliku bâben liyünkize dârek. Ve kad yürîke hırsa’n-nâsi alâ mâ indeke, lita‘rife men yestehıkku en yedhul.
Zira Allah, sana bir adamı açığa çıkarmak için bir kârı senden alıkoyabilir; ismini korumak için bir anlaşmayı (safka) düşürebilir; evini kurtarmak için bir kapıyı kapatabilir; ve sende olana insanların hırsını sana gösterebilir ki, kimin girmeye lâyık olduğunu bilesin.
فَلَا تَحْزَنْ عَلَى بَابٍ أُغْلِقَ بَعْدَ أَنْ كَشَفَ اللهُ مَنْ وَقَفَ عِنْدَهُ. وَلَا تَحْزَنْ عَلَى صُحْبَةٍ سَقَطَتْ عِنْدَ الْمَنْفَعَةِ؛ فَإِنَّهَا لَوْ كَانَتْ صُحْبَةً، لَمَا سَقَطَتْ. وَلَا تَحْزَنْ عَلَى مَنْ لَمْ يَحْمِلِ اسْمَكَ بِأَدَبٍ؛ فَإِنَّ مَنْ لَا يَحْمِلُ الِاسْمَ، لَا يَحْمِلُ الْعَهْدَ. وَلَا تَحْزَنْ عَلَى مَنْ جَعَلَ صَبْرَكَ دَلِيلًا عَلَى ضَعْفِكَ؛ فَإِنَّهُ لَمْ يَكُنْ يَرَى مِنْكَ إِلَّا مَا يَنْفَعُهُ.
Felâ tahzen alâ bâbin uğlika ba‘de en keşefe’llâhü men vekafe indeh. Ve lâ tahzen alâ suhbetin sekatat inde’l-menfaah; feinnehâ lev kânet suhbeten, lemâ sekatat. Ve lâ tahzen alâ men lem yahmili’s-meke biedeb; feinne men lâ yahmilü’l-isme, lâ yahmilü’l-ahd. Ve lâ tahzen alâ men ceale sabreke delîlen alâ da‘fike; feinnehû lem yekün yerâ minke illâ mâ yenfeuh.
Öyleyse, Allah kimin başında durduğunu açığa çıkardıktan sonra kapanan bir kapıya üzülme. Menfaat anında düşen bir arkadaşlığa üzülme; çünkü o gerçek bir arkadaşlık olsaydı düşmezdi. İsmini edeple taşımayana üzülme; çünkü ismi taşımayan, ahdi de taşımaz. Sabrını zaafına delil kılana üzülme; çünkü o, sende yalnız kendi işine yarayanı görüyordu.
إِذَا ظَهَرَ الْإِنْسَانُ، فَقَدِ انْتَهَى الْجِدَالُ.
İzâ zahera’l-insânü, fekadi’ntehe’l-cidâl.
İnsan (gerçek yüzüyle) ortaya çıktığında, tartışma bitmiştir.
لَا تُطِلِ الْخُصُومَةَ مَعَ مَنْ كَشَفَتْهُ أَفْعَالُهُ. لَا تُكْثِرِ الْبَيَانَ لِمَنْ فَهِمَ وَأَنْكَرَ. لَا تَرْفَعْ صَوْتَكَ عَلَى مَنْ أَسْقَطَهُ صَمْتُهُ. لَا تُطَارِدْ مَنْ خَرَجَ مِنَ الْبَابِ الَّذِي فَتَحْتَهُ لَهُ.
Lâ tütıli’l-husûmete mea men keşefethü ef‘âlüh. Lâ tüksiri’l-beyâne limen fehime ve enker. Lâ terfa‘ savteke alâ men askatahû samtüh. Lâ tütârid men harace mine’l-bâbi’llezî fetahtehû leh.
Fiillerinin açığa çıkardığı kimseyle çekişmeyi uzatma. Anlayıp da inkâr edene açıklamayı çoğaltma. Kendi susuşunun düşürdüğüne sesini yükseltme. Senin ona açtığın kapıdan çıkanı kovalama.
دَعْهُ لِمَا اخْتَارَ. وَدَعْ نَفْسَكَ لِمَا عَلِمَتْ. وَدَعِ الْأَمْرَ لِمَنْ لَا تَخْفَى عَلَيْهِ خَافِيَةٌ.
Da‘hü limâ’htâr. Ve da‘ nefseke limâ alimet. Ve da‘i’l-emre limen lâ tahfâ aleyhi hâfiyeh.
Onu seçtiğiyle baş başa bırak. Nefsini bildiğiyle baş başa bırak. İşi ise, kendisine hiçbir gizli şeyin gizli kalmadığı Zât’a bırak.
فَاللهُ يَعْلَمُ مَنْ دَخَلَ شَاكِرًا، وَمَنْ دَخَلَ طَامِعًا. وَيَعْلَمُ مَنْ حَمَلَ الِاسْمَ أَمَانَةً، وَمَنْ لَبِسَهُ قِنَاعًا. وَيَعْلَمُ مَنْ أَرَادَ الصُّحْبَةَ، وَمَنْ أَرَادَ الطَّرِيقَ إِلَى الْمَنْفَعَةِ. وَيَعْلَمُ مَنْ وَقَفَ عِنْدَ الْحَدِّ، وَمَنْ كَسَرَهُ ثُمَّ سَمَّى ذَلِكَ عَمَلًا.
Fellâhü ya‘lemü men dehale şâkirâ, ve men dehale tâmiâ. Ve ya‘lemü men hamele’l-isme emâneten, ve men lebisehû kınâ‘â. Ve ya‘lemü men erâde’s-suhbete, ve men erâde’t-tarîka ile’l-menfaah. Ve ya‘lemü men vekafe inde’l-haddi, ve men keserahû sümme semmâ zâlike amelâ.
Allah bilir: kim şükrederek girdi, kim tamah ederek girdi; kim ismi bir emânet olarak taşıdı, kim onu bir maske olarak giydi; kim arkadaşlığı istedi, kim menfaate giden yolu istedi; kim sınırın başında durdu, kim onu kırıp sonra buna “iş/başarı” adını verdi.
اللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ خِيَانَةِ الْأَمَانَةِ. وَنَعُوذُ بِكَ مِنْ طَمَعٍ يَتَزَيَّنُ بِاسْمِ الْعَمَلِ. وَنَعُوذُ بِكَ مِنْ كِبْرٍ يَتَخَفَّى فِي ثَوْبِ الْمَنْصِبِ. وَنَعُوذُ بِكَ مِنْ صُحْبَةٍ تَسْقُطُ عِنْدَ أَوَّلِ رِبْحٍ.
Allâhümme innâ neûzü bike min hıyâneti’l-emâneh. Ve neûzü bike min tamaın yetezeyyenü bismi’l-amel. Ve neûzü bike min kibrin yetehaffâ fî sevbi’l-mansıb. Ve neûzü bike min suhbetin teskutu inde evveli ribh.
Allah’ım! Emânete ihanetten Sana sığınırız. “İş/çalışma” adıyla süslenen bir tamahtan Sana sığınırız. Makam elbisesi içinde gizlenen bir kibirden Sana sığınırız. İlk kârda düşen bir arkadaşlıktan Sana sığınırız.
اللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِمَّنْ إِذَا فُتِحَ لَهُمْ بَابٌ، دَخَلُوا بِأَدَبٍ. وَإِذَا أُعْطُوا اسْمًا، حَمَلُوهُ بِصِدْقٍ. وَإِذَا أُدْخِلُوا فِي ثِقَةٍ، حَفِظُوهَا بِوَفَاءٍ. وَإِذَا وُضِعَ لَهُمْ حَدٌّ، وَقَفُوا عِنْدَهُ بِطِيبِ نَفْسٍ.
Allâhümme’c‘alnâ mimmen izâ fütiha lehüm bâbün, dehalû biedeb. Ve izâ u‘tû ismen, hamelûhü bisıdk. Ve izâ üdhılû fî sikatin, hafizûhâ bivefâ‘. Ve izâ vudıa lehüm haddün, vekafû indehû bitîbi nefs.
Allah’ım! Bizi şunlardan kıl: kendilerine bir kapı açıldığında edeple girenler; bir isim verildiğinde onu sıdkla taşıyanlar; bir güvene alındıklarında onu vefâyla koruyanlar; ve kendilerine bir sınır konduğunda gönül hoşluğuyla onun başında duranlar.
اللَّهُمَّ لَا تَجْعَلْ كَرَمَنَا طَرِيقًا لِمَنْ لَا يَعْرِفُ قَدْرَ الْكَرَمِ. وَلَا تَجْعَلْ صَبْرَنَا جِسْرًا لِمَنْ يَظُنُّ الصَّبْرَ ضَعْفًا. وَلَا تَجْعَلْ أَسْمَاءَنَا أَقْنِعَةً لِمَنْ لَا يَحْمِلُ أَمَانَتَهَا. وَلَا تَجْعَلْ أَهْلَنَا وَأَبْوَابَنَا مَطْمَعًا لِمَنْ لَا يَعْرِفُ الْحُرْمَةَ.
Allâhümme lâ tec‘al keramenâ tarîkan limen lâ ya‘rifü kadra’l-kerem. Ve lâ tec‘al sabrenâ cisren limen yezunnu’s-sabra da‘fâ. Ve lâ tec‘al esmâenâ aknıaten limen lâ yahmilü emânetehâ. Ve lâ tec‘al ehlenâ ve ebvâbenâ matmaan limen lâ ya‘rifü’l-hurmeh.
Allah’ım! Cömertliğimizi, cömertliğin kadrini bilmeyene bir yol kılma. Sabrımızı, sabrı zaaf sanana bir köprü kılma. İsimlerimizi, onların emânetini taşımayana birer maske kılma. Ehlimizi ve kapılarımızı, hürmet bilmeyene bir tamah (av) kılma.
اللَّهُمَّ مَنْ أَرَادَ بِنَا خَيْرًا فَافْتَحْ لَهُ مِنَ الْخَيْرِ مَا يُصْلِحُهُ. وَمَنْ أَرَادَ بِنَا سُوءًا فَاكْفِنَاهُ بِحَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ. وَمَنْ خَانَ أَمَانَةً فَرُدَّهُ إِلَى الصِّدْقِ إِنْ كَانَ فِيهِ قَابِلِيَّةٌ، وَاكْفِنَا شَرَّهُ إِنْ أَصَرَّ عَلَى مَا فِيهِ.
Allâhümme men erâde binâ hayran fe’ftah lehû mine’l-hayri mâ yuslıhuh. Ve men erâde binâ sûen fe’kfinâhü bihavlike ve kuvvetik. Ve men hâne emâneten ferüddehû ile’s-sıdkı in kâne fîhi kâbiliyyetün, ve’kfinâ şerrahû in esarra alâ mâ fîh.
Allah’ım! Bize hayır dileyene, kendisini ıslah edecek hayırdan aç. Bize kötülük dileyene karşı, havlin ve kuvvetinle bize yet (bizi ondan koru). Emânete ihanet edeni, içinde bir kabiliyet varsa sıdka döndür; içindekinde ısrar ederse şerrinden bizi koru.
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ. نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ.
Hasbünallâhü ve ni‘me’l-vekîl. Ni‘me’l-mevlâ ve ni‘me’n-nasîr.
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. O ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.