فِي أَنَّ الْعَبْدَ لَا يَنْجُو مِنْ نَفْسِهِ إِلَّا بِرَبِّهِ
Yılanın Başı Risâlesi
Kul Nefsinden Ancak Rabbiyle Kurtulur
Nefsin âfetini görmek de, ezmek de, kurtulmak da bir nimet: kul nefsinden ancak Rabbiyle kurtulur — «ben ezdim» değil «Allah ezdi», hatta ezildiğini görmekten de arınmak. «İllâ mâ rahime Rabbî». Arapça aslı, Latin okunuşu ve Türkçesiyle.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ، وَلِلّٰهِ الْحَمْدُ.
Ve’l-hamdü lillâh, ve lillâhi’l-hamd.
Hamd Allah’adır, ve hamd yalnız Allah’ındır.
الحمدُ للهِ الَّذي لا يكتفي بأن يُريَ العبدَ آفةَ نفسه، بل يُريهُ أنَّ رؤيةَ الآفةِ نعمةٌ منه، وأنَّ كراهيةَ الآفةِ نعمةٌ منه، وأنَّ سحقَها قبل أن تستفحلَ رحمةٌ منه، وأنَّ شهودَ ذلك كلِّهِ فضلٌ منه.
El-hamdü lillâhillezî lâ yektefî bien yüriye’l-abde âfete nefsih, bel yürîhi enne ru’yete’l-âfeti ni‘metün minh, ve enne kerâhiyete’l-âfeti ni‘metün minh, ve enne sahkahâ kable en testefhıle rahmetün minh, ve enne şühûde zâlike küllihî fadlün minh.
Hamd, kula nefsinin âfetini göstermekle yetinmeyen; bilakis ona, âfeti görmenin Kendisinden bir nimet olduğunu, âfetten hoşlanmamanın Kendisinden bir nimet olduğunu, o azmadan önce ezilmesinin Kendisinden bir rahmet olduğunu ve bütün bunları müşâhede etmenin Kendisinden bir fazl olduğunu da gösteren Allah’a mahsustur.
الحمدُ للهِ الَّذي إذا أرادَ بعبدٍ خيرًا، لم يتركِ الحيّةَ تكبرُ في ظلمةِ القلب، ولم يتركْ رأسَها يختبئُ تحتَ ثوبِ الطاعة، ولم يتركْ سمَّها يمتزجُ بحلاوةِ الحمد، بل أخرجَها صغيرةً، وكشفَها عاريةً، وسحقَها بنورِ التوحيد، ثم قالَ للقلبِ بلا حرفٍ ولا صوت:
El-hamdü lillâhillezî izâ erâde biabdin hayran, lem yetruki’l-hayyete tekbüru fî zulmeti’l-kalb, ve lem yetruk ra’sehâ yahtebiu tahte sevbi’t-tâah, ve lem yetruk semmehâ yemtezicü bihalâveti’l-hamd, bel ahracehâ sağîraten, ve keşefehâ âriyeten, ve sehakahâ binûri’t-tevhîd, sümme kâle li’l-kalbi bilâ harfin ve lâ savt:
Hamd, bir kula hayır dilediğinde, yılanın kalbin karanlığında büyümesine izin vermeyen; başının tâat elbisesi altında saklanmasına izin vermeyen; zehrinin hamdin tatlılığına karışmasına izin vermeyen; bilakis onu küçükken çıkaran, çırılçıplak açığa vuran ve tevhîd nûruyla ezen; sonra da kalbe, harfsiz ve sessiz şöyle diyen Allah’a mahsustur:
لستَ أنتَ الذي رأيت. ولستَ أنتَ الذي سحقت. ولستَ أنتَ الذي نجوت. ولكنّي أنا أريتُك، وأنا حميتُك، وأنا كفيتُك.
Leste ente’llezî raeyt. Ve leste ente’llezî sehakt. Ve leste ente’llezî necevt. Ve lâkinnî ene eraytük, ve ene hameytük, ve ene kefeytük.
“Gören sen değilsin. Ezen sen değilsin. Kurtulan da sen değilsin. Lâkin sana gösteren Benim, seni koruyan Benim, sana yeten Benim.”
يا ربّ، كنّا نظنّ أنَّ اليقظةَ أن نرى الحيّة. ثم علّمتَنا أنَّ اليقظةَ الأتمّ أن نرى مَن أراناها.
Yâ Rabb, künnâ nezunnü enne’l-yakazate en nera’l-hayyeh. Sümme allemtenâ enne’l-yakazate’l-etemme en nerâ men erânâhâ.
Yâ Rabbi! Biz uyanıklığın, yılanı görmek olduğunu sanırdık. Sonra bize öğrettin ki en tam uyanıklık, onu bize göstereni görmektir.
وكنّا نظنّ أنَّ النجاةَ أن نسحقَ رأسَها. ثم علّمتَنا أنَّ النجاةَ الأصفى أن نرى مَن سحقَها.
Ve künnâ nezunnü enne’n-necâte en neshaka ra’sehâ. Sümme allemtenâ enne’n-necâte’l-asfâ en nerâ men sehakahâ.
Ve biz kurtuluşun, onun başını ezmek olduğunu sanırdık. Sonra bize öğrettin ki en saf kurtuluş, onu ezeni görmektir.
وكنّا نظنّ أنَّ الطهارةَ أن لا يبقى للنفسِ حظٌّ. ثم علّمتَنا أنَّ النفسَ قد تأخذُ حظًّا من شهودِ الطهارةِ نفسها.
Ve künnâ nezunnü enne’t-tahârate en lâ yebkâ li’n-nefsi hazz. Sümme allemtenâ enne’n-nefse kad te’huzü hazzan min şühûdi’t-tahârati nefsihâ.
Ve biz temizliğin, nefse hiçbir pay kalmaması olduğunu sanırdık. Sonra bize öğrettin ki nefis, temizliğin bizzat müşâhedesinden bile bir pay alabilir.
فسبحانَ من يُطهّرُ العبدَ من العُجب، ثم يُطهّرهُ من العُجبِ بأنه تَطهّر. وسبحانَ من يمحو الدعوى، ثم يمحو دعوى المحو. وسبحانَ من يُميتُ الحيّة، ثم يُميتُ في العبدِ رؤيةَ أنهُ قاتلُها.
Fesübhâne men yütahhirü’l-abde mine’l-ucb, sümme yütahhiruhû mine’l-ucbi biennehû tetahhar. Ve sübhâne men yemhu’d-da‘vâ, sümme yemhu da‘ve’l-mahv. Ve sübhâne men yümîtü’l-hayyeh, sümme yümîtü fi’l-abdi ru’yete ennehû kâtilühâ.
Kulu ucubdan arındıran, sonra onu “arındım” demenin ucbundan da arındıran münezzehtir. Davayı silen, sonra “sildim” davasını da silen münezzehtir. Yılanı öldüren, sonra kulda “onu ben öldürdüm” görüşünü de öldüren münezzehtir.
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَىٰ مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَدًا، وَلَٰكِنَّ اللّٰهَ يُزَكِّي مَنْ يَشَاءُ.
Ve levlâ fadlu’llâhi aleyküm ve rahmetühû mâ zekâ minküm min ehadin ebedâ, ve lâkinne’llâhe yüzekkî men yeşâ’.
“Eğer üzerinizde Allah’ın fazlı ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiçbiri ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır.” (Nûr, 21)
نعم يا ربّ. لولا فضلُك ورحمتُك ما زكى منّا أحدٌ أبدًا.
Neam yâ Rabb. Levlâ fadluke ve rahmetüke mâ zekâ minnâ ehadün ebedâ.
Evet yâ Rabbi. Senin fazlın ve rahmetin olmasaydı, bizden hiçbiri ebediyen temize çıkamazdı.
لا تزكو نيةٌ بقوّة صاحبها. ولا يصفو قلبٌ بحيلة ساكنه. ولا يموتُ عُجبٌ بسيف العبد. ولا تُسحقُ حيّةُ النفسِ إلا إذا سبقتْها رحمتُك، وأحاطَ بها نورُك، ونزلَ عليها حكمُك.
Lâ tezkû niyyetün bikuvveti sâhıbihâ. Ve lâ yasfû kalbün bihîleti sâkinih. Ve lâ yemûtü ucbün biseyfi’l-abd. Ve lâ tüshaku hayyetü’n-nefsi illâ izâ sebekathâ rahmetüke, ve ehâta bihâ nûrüke, ve nezele aleyhâ hukmük.
Hiçbir niyet, sahibinin gücüyle temizlenmez. Hiçbir kalp, içinde oturanın hilesiyle berraklaşmaz. Hiçbir ucub, kulun kılıcıyla ölmez. Ve nefis yılanı, ancak Senin rahmetin onun önüne geçer, Senin nûrun onu kuşatır ve Senin hükmün üzerine iner de öyle ezilir.
أنتَ تُزكّي من تشاء. وأنتَ تُطهّر من تشاء. وأنتَ تحفظُ من تشاء. وأنتَ تُميتُ من النفسِ ما لو تركتَه حيًّا، لأفسدَ على العبدِ طاعتَه، وحمدَه، وفهمَه، وكتابته، وقربَه، حتى يجعلَ القربَ حجابًا، والحمدَ سلّمًا إلى نفسه، والنورَ لباسًا لظلمته.
Ente tüzekkî men teşâ’. Ve ente tütahhiru men teşâ’. Ve ente tahfezu men teşâ’. Ve ente tümîtü mine’n-nefsi mâ lev teraktehû hayyen, leefsede ale’l-abdi tâatehû, ve hamdehû, ve fehmehû, ve kitâbetehû, ve kurbehû, hattâ yec‘ale’l-kurbe hicâben, ve’l-hamde süllemen ilâ nefsih, ve’n-nûra libâsen lizulmetih.
Sen dilediğini temize çıkarırsın. Dilediğini arındırırsın. Dilediğini korursun. Ve nefisten öyle bir şeyi öldürürsün ki, onu diri bıraksaydın kulun tâatini, hamdini, fehmini, yazısını ve yakınlığını bozardı; tâ ki kul yakınlığı bir perde, hamdi nefsine bir merdiven ve nûru kendi karanlığına bir elbise yapardı.
يا ربّ، ما أخفى هذه الحيّة. تخرجُ أحيانًا من ثقبِ الذنب، فيعرفها العبد. وتخرجُ أحيانًا من تحتِ سجادةِ الطاعة، فيغفل عنها. تخرجُ من المعصيةِ قبيحةً، فيفرّ منها القلب. وتخرجُ من الطاعةِ مزينةً، فيظنّها القلبُ كرامة.
Yâ Rabb, mâ ahfâ hâzihi’l-hayyeh. Tahrucü ahyânen min sikbi’z-zenb, feya‘rifühe’l-abd. Ve tahrucü ahyânen min tahte seccâdeti’t-tâah, feyağfülü anhâ. Tahrucü mine’l-ma‘sıyeti kabîhaten, feyefirru minhe’l-kalb. Ve tahrucü mine’t-tâati müzeyyeneten, feyezunnühe’l-kalbü kerâmeh.
Yâ Rabbi! Bu yılan ne kadar gizlidir. Bazen günahın deliğinden çıkar da kul onu tanır. Bazen tâatın seccâdesi altından çıkar da kul ondan gafil kalır. Mâsiyetten çirkin çıkar da kalp ondan kaçar. Ve tâattan süslenmiş çıkar da kalp onu bir kerâmet sanır.
تقولُ للعبد: انظر كيف حمدت. انظر كيف فهمت. انظر كيف رأيت. انظر كيف سُحِقَتْ على يدك.
Tekûlü li’l-abd: unzur keyfe hamidt. Unzur keyfe fehimt. Unzur keyfe raeyt. Unzur keyfe suhıkat alâ yedik.
kula der ki: Bak nasıl hamdettin. Bak nasıl anladın. Bak nasıl gördün. Bak senin elinde nasıl ezildi.
فإذا سبقتْ رحمتُك، قلتَ للقلب:
Feizâ sebekat rahmetüke, kulte li’l-kalb:
İşte o zaman rahmetin öne geçerse, kalbe şöyle dersin:
لا تنظرْ إلى يدك. انظرْ إلى مَن حرّكها. لا تنظرْ إلى بصيرتك. انظرْ إلى مَن فتحها. لا تنظرْ إلى طهارتك. انظرْ إلى مَن سترَ قذركَ وطهّرك. لا تنظرْ إلى الحيّةِ بعد موتها. انظرْ إلى ربٍّ لم يتركها تكبر.
Lâ tenzur ilâ yedik. Unzur ilâ men harrakahâ. Lâ tenzur ilâ basîratik. Unzur ilâ men fetahahâ. Lâ tenzur ilâ tahâratik. Unzur ilâ men setara kazareke ve tahharek. Lâ tenzur ile’l-hayyeti ba‘de mevtihâ. Unzur ilâ Rabbin lem yetruk-hâ tekbür.
Eline bakma; onu harekete geçirene bak. Basîretine bakma; onu açana bak. Temizliğine bakma; kirini örtüp seni arındırana bak. Ölümünden sonra yılana bakma; onun büyümesine izin vermeyen bir Rabbe bak.
وَمَا بِكُمْ مِنْ نِعْمَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ.
Ve mâ biküm min ni‘metin femina’llâh.
“Size ulaşan her nimet Allah’tandır.” (Nahl, 53)
فاليقظةُ نعمة. والخوفُ على القلبِ نعمة. والنفورُ من العُجبِ نعمة. والرجوعُ من رؤيةِ النفسِ نعمة. وسحقُ الحيّةِ نعمة. ورؤيةُ أنَّ الساحقَ هو اللهُ نعمة. والحمدُ على هذه الرؤيةِ نعمة.
Fe’l-yakazatü ni‘meh. Ve’l-havfü ale’l-kalbi ni‘meh. Ve’n-nüfûru mine’l-ucbi ni‘meh. Ve’r-rucûu min ru’yeti’n-nefsi ni‘meh. Ve sahku’l-hayyeti ni‘meh. Ve ru’yetü enne’s-sâhıka hüva’llâhü ni‘meh. Ve’l-hamdü alâ hâzihi’r-ru’yeti ni‘meh.
Öyleyse uyanıklık bir nimettir. Kalp için korku bir nimettir. Ucubdan tiksinmek bir nimettir. Nefsi görmekten dönmek bir nimettir. Yılanın ezilmesi bir nimettir. Ezenin Allah olduğunu görmek bir nimettir. Ve bu görüşe hamdetmek bir nimettir.
فمن أين للنفسِ أن تأخذَ نصيبًا؟ ومن أين للعبدِ أن يقول: أنا؟ وكلُّ بابٍ فتحَهُ اللهُ عليه، إذا دخلهُ بصدق، وجدَ مكتوبًا على عتبته:
Femin eyne li’n-nefsi en te’huze nasîbâ? Ve min eyne li’l-abdi en yekûl: enâ? Ve küllü bâbin fetahahü’llâhü aleyh, izâ dehalehû bisıdkın, vecede mektûben alâ atebetih:
Öyleyse nefse nereden bir nasip düşer? Ve kula nereden “ben” demek düşer? Allah’ın ona açtığı her kapıya, oradan sadâkatle girdiğinde, eşiğinin üstünde şunu yazılı bulur:
وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللّٰهِ.
Ve mâ tevfîkî illâ billâh.
“Benim başarım ancak Allah’ın yardımı iledir.” (Hûd, 88)
يا ربّ، إنّي لا أريدُ أن أكونَ قاتلَ الحيّة. أريدُ أن أكونَ عبدًا رأى رحمتَك في قتلها.
Yâ Rabb, innî lâ ürîdü en ekûne kâtile’l-hayyeh. Ürîdü en ekûne abden raâ rahmeteke fî katlihâ.
Yâ Rabbi! Ben yılanın katili olmak istemiyorum. Onun öldürülüşünde Senin rahmetini gören bir kul olmak istiyorum.
ولا أريدُ أن أكونَ صاحبَ الطهارة. أريدُ أن أكونَ فقيرًا شهدَ فضلكَ في تطهيره.
Ve lâ ürîdü en ekûne sâhıbe’t-tahârah. Ürîdü en ekûne fakîran şehide fadleke fî tathîrih.
Ve temizliğin sahibi olmak istemiyorum. Kendi arındırılışında Senin fazlını gören bir fakir olmak istiyorum.
ولا أريدُ أن أقولَ: أنا حذِر. أريدُ أن أقولَ: أنتَ نبّهتَني. ولا أريدُ أن أقولَ: أنا نجوت. أريدُ أن أقولَ: أنتَ نجّيتَني. ولا أريدُ أن أقولَ: أنا سحقتُ. أريدُ أن أقولَ: أنتَ سحقتَ برحمتك ما كان سيُفسدني لو تركتَه.
Ve lâ ürîdü en ekûle: ene hazir. Ürîdü en ekûle: ente nebbehtenî. Ve lâ ürîdü en ekûle: ene necevt. Ürîdü en ekûle: ente neccceytenî. Ve lâ ürîdü en ekûle: ene sehakt. Ürîdü en ekûle: ente sehakte birahmetike mâ kâne seyüfsidünî lev teraktehû.
Ve “ben ihtiyatlıyım” demek istemiyorum; “Sen beni uyardın” demek istiyorum. Ve “ben kurtuldum” demek istemiyorum; “Sen beni kurtardın” demek istiyorum. Ve “ben ezdim” demek istemiyorum; “Bıraksaydın beni bozacak olan şeyi, Sen rahmetinle ezdin” demek istiyorum.
يا ربّ، اسحقْ فينا رأسَ العُجبِ قبل أن يتكلّم. واسحقْ رأسَ الدعوى قبل أن يتزيّن. واسحقْ رأسَ رؤيةِ العملِ قبل أن يصيرَ صنمًا خفيًّا. واسحقْ رأسَ رؤيةِ السحقِ قبل أن تقولَ النفسُ: أنا الذي سحقت.
Yâ Rabb, is-hak fînâ ra’se’l-ucbi kable en yetekellem. Ve’s-hak ra’se’d-da‘vâ kable en yetezeyyen. Ve’s-hak ra’se ru’yeti’l-ameli kable en yesîra sanemen hafiyyâ. Ve’s-hak ra’se ru’yeti’s-sahkı kable en tekûle’n-nefsü: ene’llezî sehakt.
Yâ Rabbi! İçimizdeki ucbun başını, o konuşmadan önce ez. Davanın başını, o süslenmeden önce ez. Ameli görmenin başını, o gizli bir put hâline gelmeden önce ez. Ve ezişi görmenin başını, nefis “ezen benim” demeden önce ez.
فإنّا لا نأمنُ النفسَ حتى وهي تلعنُ النفس. ولا نأمنُها حتى وهي تتكلمُ عن الفناء. ولا نأمنُها حتى وهي تكتبُ عن المحو. ولا نأمنُها حتى وهي تقولُ: الحمد لله.
Feinnâ lâ ne’menü’n-nefse hattâ ve hiye tel‘anü’n-nefs. Ve lâ ne’menühâ hattâ ve hiye tetekellemü ani’l-fenâ’. Ve lâ ne’menühâ hattâ ve hiye tektübü ani’l-mahv. Ve lâ ne’menühâ hattâ ve hiye tekûl: el-hamdü lillâh.
Zira biz nefisten, o nefse lânet ederken bile emin olamayız. O fenâdan bahsederken bile ondan emin olamayız. O mahvı yazarken bile ondan emin olamayız. O “el-hamdü lillâh” derken bile ondan emin olamayız.
إلا أن تحفظَها أنت. إلا أن تكفيَها أنت. إلا أن تتولاها أنت.
İllâ en tahfezahâ ent. İllâ en tekfiyehâ ent. İllâ en tetevellâhâ ent.
Ancak Sen onu korursan başka. Ancak Sen ona yetersen başka. Ancak Sen onu üstlenirsen başka.
إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّي.
İnne’n-nefse leemmâratün bi’s-sûi illâ mâ rahime rabbî.
“Şüphesiz nefis, kötülüğü çokça emredicidir — ancak Rabbimin merhamet ettiği müstesnâ.” (Yûsuf, 53)
نعم يا ربّ. إلا ما رحمتَ.
Neam yâ Rabb. İllâ mâ rahimt.
Evet yâ Rabbi. Ancak Senin merhamet ettiğin müstesnâ.
لا ننجو من النفسِ إلا برحمتك. ولا ننجو من سوئها إلا بسترك. ولا ننجو من حيلتها إلا بنورك. ولا ننجو من دعواها إلا بتوحيدك. ولا ننجو من عُجبها إلا بأن تُرينا فقرنا.
Lâ nencû mine’n-nefsi illâ birahmetik. Ve lâ nencû min sûihâ illâ bisetrik. Ve lâ nencû min hîletihâ illâ binûrik. Ve lâ nencû min da‘vâhâ illâ bitevhîdik. Ve lâ nencû min ucbihâ illâ bien türînâ fakranâ.
Nefisten ancak Senin rahmetinle kurtuluruz. Onun kötülüğünden ancak Senin bizi örtmenle kurtuluruz. Onun hilesinden ancak Senin nûrunla kurtuluruz. Onun davasından ancak Senin tevhîdinle kurtuluruz. Ve onun ucbundan ancak, Sen bize fakrımızı gösterirsen kurtuluruz.
يا ربّ، اجعلنا إذا رأينا رأسَ الحيّةِ لا ننشغلُ بصورةِ الحيّة، بل ننشغلُ بفضلكَ الذي أظهرها. وإذا سُحِقَتْ، لا ننشغلُ بقوةِ الضربة، بل برحمتكَ التي لم تُمهلها. وإذا سلمَ القلبُ، لا ننشغلُ بسلامةِ القلب، بل بمن سلّمهُ وحفظهُ وستره. وإذا قلنا: الحمد لله، لا ننشغلُ بحسنِ الحمد، بل بمن أجرى الحمدَ على اللسان.
Yâ Rabb, ic‘alnâ izâ raeynâ ra’se’l-hayyeti lâ nenşeğılü bisûreti’l-hayyeh, bel nenşeğılü bifadlike’llezî azharahâ. Ve izâ suhıkat, lâ nenşeğılü bikuvveti’d-darbeh, bel birahmetike’lletî lem tümhilhâ. Ve izâ selime’l-kalbü, lâ nenşeğılü biselâmeti’l-kalb, bel bimen sellemehû ve hafizahû ve seterah. Ve izâ kulnâ: el-hamdü lillâh, lâ nenşeğılü bihüsni’l-hamd, bel bimen ecre’l-hamde ale’l-lisân.
Yâ Rabbi! Bizi öyle kıl ki: yılanın başını gördüğümüzde yılanın sûretiyle değil, onu açığa çıkaran fazlınla meşgul olalım. Ezildiğinde, darbenin gücüyle değil, ona mühlet vermeyen rahmetinle meşgul olalım. Kalp selâmete erdiğinde, kalbin selâmetiyle değil, onu selâmete erdiren, koruyan ve örten Zât’la meşgul olalım. Ve “el-hamdü lillâh” dediğimizde, hamdin güzelliğiyle değil, hamdi dilde akıtanla meşgul olalım.
يا ربّ، أخرجنا من عبادةِ الخطرِ إلى شهودِ الحفظ. ومن مراقبةِ الحيّةِ إلى مراقبةِ حافظِ القلب. ومن فرحِ النجاةِ إلى حمدِ المنجّي. ومن رؤيةِ السيفِ إلى رؤيةِ اليدِ التي خلقتِ السيف. ومن رؤيةِ اليدِ إلى رؤيةِ الأمرِ كلِّهِ لك.
Yâ Rabb, ahricnâ min ibâdeti’l-hatari ilâ şühûdi’l-hıfz. Ve min mürâkabeti’l-hayyeti ilâ mürâkabeti hâfizi’l-kalb. Ve min ferahi’n-necâti ilâ hamdi’l-müneccî. Ve min ru’yeti’s-seyfi ilâ ru’yeti’l-yedi’lletî halakati’s-seyf. Ve min ru’yeti’l-yedi ilâ ru’yeti’l-emri küllihî lek.
Yâ Rabbi! Bizi tehlikeye kul olmaktan, Senin korumanı müşâhedeye çıkar. Yılanı gözetlemekten, kalbin koruyucusunu gözetlemeye. Kurtuluşun sevincinden, Kurtaran’a hamde. Kılıcı görmekten, kılıcı yaratan Eli görmeye. Ve Eli görmekten, işin tamamının Sana ait olduğunu görmeye çıkar.
قُلْ إِنَّ الْأَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِ.
Kul inne’l-emre küllehû lillâh.
“De ki: Şüphesiz işin tamamı Allah’a aittir.” (Âl-i İmrân, 154)
الأمرُ كلُّهُ لك. حتى الخطرُ إذا ظهر، ظهرَ بإذنك. وحتى النجاةُ إذا وقعت، وقعتْ بفضلك. وحتى التوبةُ إذا قامت، قامتْ بجذبك. وحتى الفناءُ عن الدعوى، لا يكونُ إلا بك.
El-emru küllühû lek. Hatte’l-hataru izâ zahera, zahera biiznik. Ve hatte’n-necâtü izâ vakaat, vakaat bifadlik. Ve hatte’t-tevbetü izâ kâmet, kâmet bicezbik. Ve hatte’l-fenâü ani’d-da‘vâ, lâ yekûnü illâ bik.
İş tamamıyla Senindir. Tehlike bile, zâhir olduğunda Senin izninle zâhir oldu. Kurtuluş bile, vukû bulduğunda Senin fazlınla vukû buldu. Tevbe bile, ayağa kalktığında Senin cezbenle kalktı. Davadan fenâ bile, ancak Seninle olur.
فلا تجعلنا نعبدُ السلاحَ الذي حفظتنا به. ولا نعبدُ اليقظةَ التي أيقظتنا بها. ولا نعبدُ الفهمَ الذي أفهمتنا به. ولا نعبدُ المحوَ الذي محوتَ به دعوانا. واجعلنا نمرُّ من كلِّ ذلك إليك.
Felâ tec‘alnâ na‘büdü’s-silâha’llezî hafiztenâ bih. Ve lâ na‘büdü’l-yakazate’lletî eykaztenâ bihâ. Ve lâ na‘büdü’l-fehme’llezî efhemtenâ bih. Ve lâ na‘büdü’l-mahve’llezî mahavte bihî da‘vânâ. Ve’c‘alnâ nemürru min külli zâlike ileyk.
Öyleyse bizi, kendisiyle bizi koruduğun silâha tapan kılma. Kendisiyle bizi uyandırdığın uyanıklığa tapan kılma. Kendisiyle bize anlattığın anlayışa tapan kılma. Ve kendisiyle davamızı sildiğin mahvı put edinen kılma. Bizi, bütün bunlardan Sana geçen kıl.
يا ربّ، إنّ هذه هي الرحمةُ الخفيّة:
Yâ Rabb, inne hâzihi hiye’r-rahmetü’l-hafiyyeh:
Yâ Rabbi! İşte gizli rahmet budur:
أن تكشفَ للعبدِ عدوَّهُ في أوّلِ خروجه. ثم تُنقذهُ منه. ثم تُنقذهُ من رؤيةِ أنه أنقذَ نفسَه. ثم تُنقذهُ من الفخرِ بأنه لم يفتخر. ثم تُبقيهُ في مقامٍ واحد:
En tekşife li’l-abdi adüvvehû fî evveli hurûcih. Sümme tünkızehû minh. Sümme tünkızehû min ru’yeti ennehû enkaze nefseh. Sümme tünkızehû mine’l-fahri biennehû lem yeftehir. Sümme tübkîhi fî makâmin vâhid:
Kula düşmanını daha ilk çıkışında açığa vurman. Sonra onu ondan kurtarman. Sonra onu, “kendi nefsini kurtardığı” görüşünden kurtarman. Sonra onu, “övünmediğiyle” övünmekten kurtarman. Sonra da onu bir tek makamda bırakman:
عبدٌ فقيرٌ يقول:
Abdün fakîrun yekûl:
Fakir bir kul ki der:
الْحَمْدُ لِلّٰهِ.
El-hamdü lillâh.
Hamd Allah’a mahsustur.
يا ربّ، اجعل هذا المقامَ لنا سترًا لا ادّعاء. واجعل هذا الفهمَ علينا رحمةً لا فتنة. واجعل هذا الكشفَ لنا تواضعًا لا قسوة. واجعل هذا السحقَ للنفسِ حياةً للقلب. واجعل موتَ دعوانا ميلادَ حمدٍ أصدق.
Yâ Rabb, ic‘al hâze’l-makâme lenâ setran lâ iddiâ. Ve’c‘al hâze’l-fehme aleynâ rahmeten lâ fitneh. Ve’c‘al hâze’l-keşfe lenâ tevâduan lâ kasveh. Ve’c‘al hâze’s-sahka li’n-nefsi hayâten li’l-kalb. Ve’c‘al mevte da‘vânâ mîlâde hamdin asdak.
Yâ Rabbi! Bu makamı bize bir iddia değil, bir örtü kıl. Bu anlayışı üzerimize bir fitne değil, bir rahmet kıl. Bu keşfi bize bir katılık değil, bir tevâzu kıl. Nefse bu ezişi, kalbe bir hayat kıl. Ve davamızın ölümünü, daha sâdık bir hamdin doğuşu kıl.
يا ربّ، لا تترك في القلبِ حيّةً تكبرُ في الخفاء. ولا دعوى تلبسُ ثوبَ الإخلاص. ولا عُجبًا يلبسُ ثوبَ الشكر. ولا قسوةً تلبسُ ثوبَ الغيرةِ عليك. ولا مشاهدةً للنفسِ تلبسُ ثوبَ الفناء.
Yâ Rabb, lâ tetruk fi’l-kalbi hayyeten tekbüru fi’l-hafâ’. Ve lâ da‘vâ telbesü sevbe’l-ihlâs. Ve lâ ucben yelbesü sevbe’ş-şükr. Ve lâ kasveten telbesü sevbe’l-ğîreti aleyk. Ve lâ müşâhedeten li’n-nefsi telbesü sevbe’l-fenâ’.
Yâ Rabbi! Kalpte, gizlide büyüyen bir yılan bırakma. İhlâs elbisesi giyen bir dava bırakma. Şükür elbisesi giyen bir ucub bırakma. Senin için gayret elbisesi giyen bir katılık bırakma. Ve fenâ elbisesi giyen bir nefis müşâhedesi bırakma.
طهّرنا منّا. ثم طهّرنا من رؤيةِ طهارتنا. ثم طهّرنا من طلبِ مقامٍ في طهارتنا. ثم أبقِنا حيثُ يليقُ بالعبد:
Tahhirnâ minnâ. Sümme tahhirnâ min ru’yeti tahâratinâ. Sümme tahhirnâ min talebi makâmin fî tahâratinâ. Sümme ebkınâ haysü yelîku bi’l-abd:
Bizi bizden arındır. Sonra bizi, temizliğimizi görmekten arındır. Sonra bizi, temizliğimizde bir makam aramaktan arındır. Sonra da bizi, kula yaraşan yerde bırak:
على بابك، بلا دعوى، بلا حول، بلا قوة، بلا أمنٍ من النفس، وبلا يأسٍ من رحمتك.
Alâ bâbik, bilâ da‘vâ, bilâ havl, bilâ kuvveh, bilâ emnin mine’n-nefs, ve bilâ ye’sin min rahmetik.
Kapının önünde; davasız, havlsiz, kuvvetsiz, nefsinden emin olmaksızın ve rahmetinden ümit kesmeksizin.
يا ربّ، أنتَ الذي تُخرجُ من الظلماتِ إلى النور. فأخرجنا من ظلمةِ النفسِ إلى نورِك. ومن ظلمةِ العُجبِ إلى نورِ الإخلاص. ومن ظلمةِ شهودِ الطاعةِ إلى نورِ شهودِ الفضل. ومن ظلمةِ رؤيةِ النجاةِ إلى نورِ رؤيةِ المنجّي. ومن ظلمةِ قولِ “أنا سحقتُ” إلى نورِ قولِ:
Yâ Rabb, ente’llezî tuhricü mine’z-zulümâti ile’n-nûr. Feahricnâ min zulmeti’n-nefsi ilâ nûrik. Ve min zulmeti’l-ucbi ilâ nûri’l-ihlâs. Ve min zulmeti şühûdi’t-tâati ilâ nûri şühûdi’l-fadl. Ve min zulmeti ru’yeti’n-necâti ilâ nûri ru’yeti’l-müneccî. Ve min zulmeti kavli “ene sehakt” ilâ nûri kavl:
Yâ Rabbi! Karanlıklardan aydınlığa çıkaran Sensin. Öyleyse bizi nefis karanlığından nûruna çıkar. Ucub karanlığından ihlâs nûruna. Tâatı görme karanlığından, fazlı görme nûruna. Kurtuluşu görme karanlığından, Kurtaran’ı görme nûruna. Ve “ben ezdim” demenin karanlığından, şunu demenin nûruna çıkar:
اللهُ سَحَق. اللهُ حَفِظ. اللهُ سَتَر. اللهُ رَحِم. اللهُ كَفَى.
Allâhü sehak. Allâhü hafiz. Allâhü seter. Allâhü rahim. Allâhü kefâ.
Allah ezdi. Allah korudu. Allah örttü. Allah merhamet etti. Allah yetti.
حسبنا الله ونعم الوكيل. نعم المولى ونعم النصير.
Hasbünallâhü ve ni‘me’l-vekîl. Ni‘me’l-mevlâ ve ni‘me’n-nasîr.
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. O ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.
اللهمّ صلِّ وسلّم وبارك على سيدنا محمد، عبدِك ورسولِك، أصفى الخلقِ عبوديةً، وأكملِهم فقرًا، وأعظمِهم حمدًا، وأشدِّهم قيامًا بحقّك، وعلى آله وصحبه أجمعين.
Allâhümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammed, abdike ve rasûlik, asfe’l-halkı ubûdiyyeten, ve ekmelihim fakran, ve a‘zamihim hamden, ve eşeddihim kıyâmen bihakkık, ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Allah’ım! Kulun ve Rasûlün, kulluğu en saf, fakrı en kâmil, hamdi en büyük ve Senin hakkını yerine getirmede en gayretli olan Efendimiz Muhammed’e; âline ve bütün ashâbına salât, selâm ve bereket eyle.